Ne Yediğinizin Farkında mısınız?


Gıda katkıları uzun yıllardır çoğu hazır gıdaların içinde bulunmaktadır. Örneğin, kimisinin görevi gıdanın tadını yoğunlaştırmak, diğerlerinki ise ürünün raf ömrünü uzatmaktır. Aralarında bir de gıda boyaları vardır. Tüm gıda katkılarının kodları listelenmiştir. Bunlar, her gıda katkı maddesine Avrupa Birliği tarafından verilen özel tanıma kodlarıdır ve EC kodu olarak da bilinmektedir.


Gıda katkı maddelerinden istenilen özellikler nelerdir?

Gıdaya katılacak katkı maddesi insan sağlığı açısından güvenli olmalı, ancak izin verilen gıdalara ve izin verildiği miktarda katılmalıdır. Katkı maddesi gıdanın bir bileşeninin etkisini azaltmamalı, bir bileşen ile reaksiyona girip yeni ürünler meydana getirmemeli, bir ürünü olduğundan daha taze ve daha üstün göstermemelidir.

Resmi açıklama bu şekilde olsa da, tespit edilen zararları nedeniyle bazı ülkeler, gıda katkı maddeleri kullanımlarında kısıtlama getirmiş veya kullanımlarını tamamen yasaklamıştır.


Türkiye'de yasak gıda katkı maddeleri nelerdir?

Türkiye'de kullanımı resmen yasaklanmış gıda katkı maddesi yoktur!

Gıda katkılarının bazıları gerçekten masum ve doğal kaynaklıdırlar.
Örneğin,

E100 Curcumin portakal sarısı. Curcuma (turmeric) bitkisinin köklerinden elde edilir, suni olarak da üretilir. Peynir, margarin ve fırın tatlılarında kullanılır. Ayrıca zararsız olduğu bilinen E160(a) Carotene, alpha-, beta-, gamma- portakal sarısı renk. İnsan vücudu onu karaciğerde A vitaminine dönüştürür. Havuçta, turunçgillerde ve sebzelerde bulunur.

Peki, E- Serisi olarak adlandırılan zararlı katkı maddelerinden örnek vermek mümkün müdür?  İnsan sağlığı açısından güvenli olması şart koşulan gıda katkılarını inceleyince bakın nelerle karşılaşabilirsiniz:

E132 Indigotine, Indigo carmine, sentetik kömür katranı türevi. Yaygın olarak tablet ve kapsüllere eklenir. Ayrıca dondurma, tatlı, fırınlı mamuller, şekerleme ve bisküvilerde kullanılır. Bulantı, kusma, yüksek tansiyon, deri döküntüsü, solunum sorunları ve diğer alerjik reaksiyonlara neden olur. Norveç'te kullanımı yasak.

E155 Brown HT (Chocolate) kahve renk. Kömür katranı. Çikolatalı kekte kullanılır. Astımlılar ve aspirin alerjisi olanlarda kötü reaksiyonlar yapabilir. Deri duyarlılığına neden olduğu bilinir. Danimarka, Belçika, Fransa, Almanya, İsviçre, İsveç, Avusturya, Amerika ve Norveç'te kullanımı yasak.

E211 Sodium benzoate antiseptik, düşük kalitede gıda koruyucu ve tat değiştirici. portakal sularında yüksek miktarda bulunur (250ml'de 25mg), süt ve et ürünleri, çeşniler, fırınlı mamuller ve şaplı sekerlerde, ağız yoluyla alınan bir çok ilaçta (Actifed, Phenergan and Tylenol gibi) kullanılır. Kurdeşene neden olduğu ve astımı ağırlaştırdığı bilinir.

E250 Sodium nitrite, hiperaktivite ve diğer yan etkilere neden olabilir, potansiyel kanserojendir, nitrosamine'i oluşturmak için midede kimyasallarla birleşebilir. Bir çok ülkede sınırlandırılmıştır.

E320 Butylated hydroxy-anisole (BHA) petrol kökenli. Oksidasyon yüzünden bozulmayı geciktirir. Yenilebilen yağlarda, çiklet, margarin, fındık, patates ürünleri ve polietilen gıda ambalajlarında kullanılır, bebek mamalarında izin verilmemiştir, bazılarında alerjik reaksiyon yapabilir, hiper aktiviteye, kanserojen, estrojen etkiler ve diğer olumsuzluklara sebep olabilir. Yüksek dozlar laboratuar hayvanlarında tümöre neden olmuştur ve 1958'de Japonya'da kullanımı yasaklanmıştır. Uzmanlar İngiltere'de de yasaklanmasını istediler, fakat endüstrinin baskısı nedeniyle yasaklanamadı. McDonald's 1986'da Amerika'daki ürünlerinden bu maddeyi çıkardı.

E421 Mannitol ,suni tatlandırıcı ve nem tutucu. Yosun veya mannaash ağacından elde edilir. Alerjen olabilir, bulantı ve kusmaya yol açabilir, diyare ve böbrek yetmezliğine neden olduğu için bebek gıdalarında izin verilmemiştir. Tipik ürünler düşük kalorili gıdalardır.

Ve,

E120 Cochineal, Carminic acid, Carmines kırmızı renk böceklerden elde edilir.

Araştırmalarıma göre, gerçekten Carminic asid kaktüsleri mesken edinmiş bir böcek türünden elde edilir. Karmin böceği, kaktüs bitkisine kene gibi yapışarak hayatını sürdürür. Meksika’da bu iş için özel Karmin tarlaları kurulur, böcek ve larvaları üreticilerce toplanarak gıdalarımıza katılmak üzere toplanır. Gıda endüstrisinin kırmızı renklendirici olarak kullandığı bu böceğin kanı, bedeni ve larvaları saf renklendirici (E120i) ve ham ekstrakt (E120ii) şeklinde pazarlanmaktadır.

Karminik Asit’in üretimi sırasında, böcekler, kurutulduktan sonra iki şekilde öldürülür; sıcak suya daldırılarak yahut buhara maruz bırakılarak.

Üretimdeki metot farklılıkları veya böceğin farklı türleri, kırmızı, mor ve pembe renk tonlarının oluşmasına neden olur. Bir kilo boya elde etmek için, 150-160 bin böcek gerekir.

Karminik Asit adlı katkı maddesi; gıda, ilaç, tekstil ve boya sanayi gibi birçok endüstride kullanılır. Dondurma, sakız, süt ürünleri, pasta ve kekler, şekerler, jelatinli tatlılar, çikolatalar, soslar, salam ve sosisler, reçel ve marmelatlar, kola ve gazozlar, vişne suyu gibi çok sayıda yiyecek ve içeceğin yanı sıra;  duvar boyalarında ve halılarda, cilt bakım ürünlerinde, ruj, pudra ve allıklarda, merhemler ve kozmetik ürünleri ile deterjanlarda da bu katkı maddesi karşımıza çıkabilmektedir.

Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi FDA, hemen her türlü katkı maddesini güvenli bulduğu gibi Karmin’i de güvenli bulmaktadır. AB örgütü olan EFSA ise Karmin’e karşı alerjik reaksiyonlarda artış olduğunu duyurmuştur. İngiliz Gıda Standartları Ajansı FSA (Foods Standard Agency); astım ve alerjik reaksiyonlara neden olduğunu, bazı insanlarda da alerjik reaksiyonların en şiddetlisi olan ‘anafilaktik şok’a yol açtığını rapor etmektedir.

Corinne Geuget, Additifs Alimentaires adlı eserinde, Karmin’in neden olduğu riskleri şu şekilde sıralar: “Hiperaktivite, astım, egzama ve uykusuzluğa neden olduğu kanıtlanmıştır. Karsinojenik (yani kanser gelişmesine yol açma) ve mutajenik (mutasyona neden olma veyahut da insan bedeninde biyolojik değişim)e neden olabilir. Üreme sistemi ve metabolizma üzerindeki uzun vadeli yan etkileri konusunda henüz bir araştırma yapılmamıştır.”

Resmî Gazete, Sayı : 28693 de  Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından yayınlanan ,

Türk Gıda Kodeksi  Gıda Katkı Maddeleri Yönetmeliği’nin amacı, ‘‘tüketici ve insan sağlığını, tüketici haklarını, gıda satışında adaletin sağlanmasını ve uygun durumlarda çevrenin korunmasını da göz önünde bulundurmak’’ olduğu yazmaktadır.

Zararları kanıtlanmış bazı gıda katkılarının hala piyasaya sürülmesini izin veren kuruluşlara ve bu ürünleri besinlerimize katmalarına göz yummamıza artık bir çözüm bulunması gerekmez mi?

Bilhassa çocuklar için reklamlar sayesinde cazip ürün pazarları oluşturulmakta ve zararları bilindiği halde tüketiciye sadece gıda katkılarının ambalajlarda belirtilen E Seri Kodu Numarası açıklanmaktadır. Çoğu tüketici bu kodların açıklamasını ve hangi istenmeyen etkilere yol açabileceklerini bilmemektedirler.

Masum bir kod numarası gibi görünen E Seri numaralarının iptali, maddenin gerçek ismi ve neden üretildiği ambalajlarda herkesin anlayacağı şekilde ifade edilse acaba bazı ürünler satılmaz diye bir endişe mi bulunmaktadır?  Tüketiciler zararlı gıda katkıları ilave edilmiş ürünleri tüketmeyerek besin sanayisini  katkısız veya zararsız katkılı ürünleri piyasaya sürmekte teşvik edebilir mi?

Aslında, kötünün yerini iyiyle değiştirmek mümkün. Örneğin, böcekten elde edilen renk pingmentinin en iyi ve en sağlıklı alternatifi; üzüm kabuğu.

Biz doktorlara yaşam koçluğu adı altında epey görev düşmekte. Hastalarımızın bu gibi konularda duyarlılığını arttırmak bence biz hekimlerin asli görevlerinden biri olmalı.

 

Kaynaklar:

·         Resmî Gazete, 30 Haziran 2013, Sayı : 28693 TÜRK GIDA KODEKSİ GIDA KATKI MADDELERİ YÖNETMELİĞİ

·         http://www.vankim.com/bilgi-bankasi/gida-katki-maddeleri/e-kodlari

·         http://en.wikipedia.org/wiki/Carmine

·         Amy Butler Greenfield, A Perfect Red: Empire, Espionage, and the Quest for the Color of Desire , New York: Harper Collins Press, 2005.

·         Hendry, G.A.F and Houghton, J. D. : Natural food colorants . Glasgow, Blackie, 1992.

Yaşasın Kilo Verdim! Ya Peki Sonra ?


En sonunda başardınız. İstediğiniz kiloya ulaştınız. Artık çok daha mutlusunuz. Çevredeki insanlar sizin değiştiğinizin farkında. Kimisi sizi başarınızdan ötürü övüyor. Kimisi de, boşuna uğraştığınızı ve yakında zaten verdiğiniz tüm kiloları kısa bir zamanda tekrar alacağınızı savunuyor. Acaba bu insanlar sizi kıskanıyor da ondan mı böyle davranıyorlar? Yoksa bu iddiada bir gerçeklik payı olabilir mi?


Araştırmalara göre  kilo veren insanların çoğu, kısa bir süre sonra tekrar eski kilolarına dönerler veya daha kötüsü eski kilolarına birkaç kilo ekleyerek hayatlarına devam ederler. Bu fenomene yo- yo efekt denir. Yo-yo efekt üzerine yapılan deneysel çalışmalarda bağırsak florasının, yani mikrobiyotanın önemi vurgulanmaktadır. Kilolu iken mikrobiyota kilo verdikten sonra değişmezse, daha doğrusu düzelmezse, yo-yo efekti kaçınılmazdır.

Esas amaç, kilo almaya temel hazırlayan bozuk bağırsak geçirgenliği ve bağırsak inflamasyonuna neden olan etkenleri düzeltmek ve hem vücudun savunma sistemi hem de besinlerin değerlendirmesi ve emilimi için çaba sarf eden bağırsak hücrelerini rahatlatmaktır.

Lütfen Pro/Prebiyotiklerden faydalanın!

Probiyotikler bağırsaklarda yaşayan faydalı bakterilerdir. Prebiyotikler ise sindirilmeyen, fermente olabilen faydalı bakterilerin metabolizmasında ve çoğalmasında faydalı olan besin fragmanlarıdır (Örneğin: İnulin). Probiyotikler besinlerin parçalanmasında, fermente olmasında, yani değerlendirilmesinde önemli rol oynarlar. Aynı zamanda bağırsağı zararlılardan korurlar. İhmal edilen çok önemli bir konu ise, bozulmuş ve hatta iltihaplı bir sindirim sistemine derhal probiyotik vermenin doğru olmamasıdır. Bu uygulamada, hem iyi bakteriler konusunda kalıcılık sağlanamadığı gibi, fazla bakteri yükünden gelen bir kötüleşme bile söz konusu olabilir.


Dolaysıyla probiyotik uygulamadan önce bağırsaktaki geçirgenliği düzeltmek, inflamasyonu ( iltihabı) gidermek ilk başta gelmelidir. Bunun için ne önerilebilinir?

1.      Bağırsakta yerleşmiş olan ( kilo sorunu olan kişilerin %99 unda mevcut) Candida kolonilerini hedef alan terapiler. Candidabağırsaktaki inflamasyona neden olan en önemli unsurlardan biridir. Candida, besin kaynaklı şeker ve basit karbonhidratlardan ( = şeker) beslenir. Kendi üremesi için şekere ihtiyacı vardır. Yediğiniz besinlerden şekeri kullanarak sizi tam anlamıyla şekersiz bırakır. Basit karbonhidrat veya şekerli bir öğünden sonra hipoglisemi ( yorgunluk, terleme, halsizlik, baş dönmesi, uyku hali…) belirtileri genelde candida yükünün işaretleridir. Candida kolonilerini azaltmak amaçlı doğru beslenme kuralları çok önemlidir. Şeker ve basit karbonhidratlar beslenme planından istisnasız çıkartılmalıdır. Mantar / maya grubuna giren bu mikroorganizmanın terapisi için eczaneden temin edilen antifungal ilaçlardan faydalanmanız mümkündür. Ayrıca, bağırsak flora terapileri ve Candida terapisi Titreşim Tıbbı cihazları ile uygulana bilinir.  

2.      Besin İntoleransları/ Alerjileri geçirgen bağırsak sendromunda sıkça yaşanan bulgudur.  İntoleranslar ve alerjiler bağırsak inflamasyonunu tetikler ve bağırsak sürekli iltihabik cevap vermekten ötürü görevini tam yerine getiremez. Besin intolaransları aynı zamanda vücudun lenfatik sistemini olumsuz etkiler. Örneğin, buğday intoleransında, buğdaydan zengin bir öğün tüketildiğinde, kişi şişkinlik ve özellikle el ve ayaklarda ödemden şikayetçidir. Besin alerjilerinde veya intoleranslarından şüphelenildiğinde önerilen 2 farklı yol vardır. Size dokunduğunu takip ettiğiniz besinleri tüketmemek veya titreşim tıp yöntemiyle ( Biyofrekans ) dokunan besinleri vücuda uyumlamak.

3.      Uzun süren bağırsak inflamasyonu, kişide malrezorpsiyon olarak adlandırdığımız neticeye yol açar. Bu şu demektir, besinlerle alınan faydalı maddeler ( özellikle vitamin, mineral, vs.) bağırsak tarafından emilmiyor ve kişi faydalı maddelerin yoksunluğunu yaşıyor. Bundan ötürü gerekli mikrobensinlerin ( vitamin, mineral, vs.) takviyesi gerekmektedir. Takviyelerin doğal kaynaklı olmasına dikkat edilirse, faydalı maddelerin bağırsak tarafından emilimi daha yüksek bir seviyede gerçekleşir veböylece vücut daha hızlı faydalanır.

Yo-yo efekt oluşumu ayrıca nasıl engellenir:

1.      Karbonhidratlardan fakir proteinlerden ve yağlardan zengin beslenme planı: Sabahları protein ağırlıklı beslenin. Yumurta, peynir, zeytin tüketin. Kahvaltıda şekerli besinlere yer vermeyin (reçel, bal, pekmez).  Kabuklu ceviz, kavrulmamış badem, fındık ve fıstık sofranızda hep olsun. Mevsim sebzelerinden oluşan besinleri tüketin. İşlenmiş ve şekerli gıdalardan, beyaz ekmek ve türevlerinden uzak durun. Paketlenmiş her türlü market ürünü, glisemik indeksi yüksek, yararlı vitaminlerinden arındırılmış, posasız, ve raf ömrünü uzatmak için sağlığa zararlı katkılar eklenmiş ürünlerden uzak durun.

2.      Öğünler arasında 4-5 saat olmasını sağlayacakşekilde beslenin.

3.      Her gün en az 2 litre su için. Şekersiz olduğu sürece sevdiğiniz her türlü içeceği de tüketebilirsiniz. Üzerinde diyet yazan hiç bir içeceği ve yiyeceği tüketmeyin.

4.      Her gün bir fincan şekersiz Türk kahvesi için. Kahvaltı ve yemek arası içtiğinizde tokluk hissi verecektir.

5.      Akşam 20.00’den sonra hiçbir şey yemeyin. Şekersiz sıvı tüketimi yatana kadar serbesttir.

6.      Her gün düzenli olarak yürüyüş ya da sevdiğiniz bir fiziksel aktiviteyi yapın. Müzik eşliğinde dans etmeye ne dersiniz?

7.      Yemeklerde ve salatalarda mutlaka sızma zeytinyağı kullanın. Unutmayın, aşırı fazla tüketilmediği sürece kilo aldıran sağlıklı yağlar değildir. Esas kilo aldıran besinler şeker ve basit karbonhidratlardır. Halis, katkısız tereyağı tüketmenin de kilo kontrolünde hiçbir sakıncası yoktur. 

8.      Kabız olmamaya dikkat ediniz. Kabızlık sorunu olanlar mutlaka doğru şekilde beslenmeli ve bu sorunu çözmeli. Posalı besinler ( sebze!) hem kalori açısından fakir, hem de lifli besin grubundan olmalarından ötürü bağırsak boşalımını rahatlatırlar.

9.      Glisemik indeksi düşük besinler ve özellikle proteinler uzun süre tok tutarlar.  Yıllar önce ara öğünleri içeren beslenme planları zayıflamak isteyen kişilere uygulanırdı. Araştırmalara göre sağlıklı kişilerin kilo verme çabalarından bir müddet ( 4-5 saat) aç kaldıklarında daha iyi neticeler alındığı anlaşıldı. Bu bulgu, muhtemelen pankreas metabolizması ile ilgili olduğu düşünülmekte. Açlık dönemlerinde pankreasın insülin salgılanması frenlenmiş olduğundan, kan şekeri dengede kalır ve açlık krizleri oluşmaz.

10.  Ana öğünleri lütfen atlamayın. Mutlaka kahvaltı yapın.

11.  Her öğün için 20 dakika zaman ayırın. Yavaş ve iyi çiğneyerek yemek yiyin. Unutmayın ki, doyma sinyalinin beyine ulaşması ortalama 20 dakika sürer. Yemek yerken başka şeyle meşgul olmayın. Yemeğe adapte olun.

Önemli Not: kilo vermek isteyen kişilerin, mutlaka bir hekim tarafından öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir. Kiloya neden olabilen hastalıkların tetkiki yapıldıktan sonra kilo verme aşamalarına geçilebilinir.

Kaynakça:
Şeker-Nizamettin Sırrı Kazancı
Kandida-Nizamettin Sırrı Kazancı
Diyabet ve Zayıflama Kürleri-Dr. Ümit Aktaş
Gerçek Tıbbın 10 Şifresi-Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay
Obezite ve Diyabete çözüm Var- Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay
Bilimsel Gerçeklerle Kilo Vermenin ABC’si- Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay

TİTREŞİM TIBBI NE DEMEK?

Tıptaki mevcut uygulamaların çoğu Newton’cu gerçeklik modeli üzerine kuruludur. Hekimler, vücudu, beyin ve çevresel sinir sistemi tarafındankontrol edilen büyük bir makine; çok büyük bir biyolojik bilgisayar olarak kabul eder. Oysa ki tıpta gün geçtikçe benimsenen ve yolunu  Einstein’ın açtığı yeni bir paradigma kendini göstermektedir. 

Einstein’cı paradigma Titreşimsel Tıbba uygulandığında, insanları, karmaşık enerji alanlarıyla bir arada bulunan fiziksel (hücresel) sistemleri kontrol eden şebekeler olarak algılar. Titreşimsel Tıp, hastalık durumlarında dengelerini yitirebilecek enerji sistemlerini olumlu yönde etkileyecek, enerjinin bazı formlarını kullanır. Hücresel fizyolojiyi düzenlemek amacıyla enerji alanlarının tekrar denglenmesiyle birlikte, titreşimsel iyileştiriciler, insan vücudunun, daha yüksek bir düzeyde işlev görmesi için komutlar oluşturur. Einstein’a göre enerji ve maddenin aynı evrensel özün ikili ifadesi, dışavurumu olduğu kanıtlanmıştır. İşte bu evrensel öz, hepimizi oluşturan, asıl enerji ve titreşimdir. O zaman, maddenin özünü oluşturan temel titreşimsel veya enerji düzeyinin yönlendirilmesi aracılığıyla vücudu iyileştirme girişimini , Titreşimsel Tıp olarak tanımlayabiliriz (1).

Titreşimsel Tıp düşüncesi, insanoğlunun et, kan, protein, yağlar amino asitlerden daha öte varlıklar olduğuna dair bilgileri içeren eşsiz bir perspektif sunmaktadır. Bilim adamlarının aklın, vücudu düzenleyen biyomoleküler mekanizmaları  etkileyebileceği olgusunu kabul edişleri henüz çok yenidir. Yıllardır doktorlar, bilincin beyin tarafından üretilen bir şey olduğunu düşündüler. Beyin, her ne kadar kompleks bir bilgisayar olsa da, sinir sistemini nasıl ifa edeceğini  ve hangi işleri yapacağını öğreten bir programcıya ihtiyaç duyar. Bu programcı insan ruhu veya canıdır.

Tinsel alan, beyin ve beden bilgisayar aksamını doğrudan besleyen bir dizi yüksek boyutlu enerji sistemlerinin parçasıdırlar. Kuantum fiziği deneyleri göstermiştir ki, parçacık düzeyinde tüm maddeler esasen enerjidir . Eğer biz enerjiden oluşan varlıklarsak, o zaman bu enerjiden de etkileneceğimiz anlamına gelir (2).

Önemli olan şey, bize bizim evrimleşen ruhsal varlıklar olduğumuz gerçeğini ve bunun yanı sıra Ortodoks tıbbın çok az şey yapabildiği, bazı hastalıkların tedavilerini de öğreten alternatif/ tamamlayıcı şifa metotlarını görmeye ve uygulamaya başlamalıyız.  İnsanlar sınırsız bir iyileşme ve gelişme potansiyeline sahip çok boyutlu varlıklardırlar. Farmakolojik ve cerrahi yaklaşımlar biyomedikal canlı sistemler arasında hayatı var eden, ve nefes aldıran canlı güçlerin varlığını yadsıdıkları için eksiktirler.

Titreşimsel Tıp, geleneksel ilaç ve cerrahi yaklaşımların aksine, insanları saf enerjiyle ( titreşimlerle ) tedavi etmeyi ön görür. Elektrofizyolojik ve hormonsal fonksiyonların yanı sıra fiziki vücudun içindeki hücresel yapıyı ve haberleşmeyi koordine eden enerji sistemleri arasında bir hiyerarşi vardır. Sağlık ve hastalık bu düzeylerden kaynaklanmaktadır(3).  

Dr. Richard Gerber'e göre: "İyileşmeye nihai yaklaşım, en başında hastalığın ortaya çıkmasına sebep olan enerji seviyesindeki anormallikleri ortadan kaldırmak olacaktır’’.

Titreşim tıbbı ifadesi kendi başına iki anlamlıdır: 1. Titreşim tıbbında, enerji ilaçtır. İlaç, hastalığı iyileştirmek veya önlemek için kullanılan bir aracıdır. Bedeninizin enerjileri, rahatsızlıklarınızla baş etmek için var olan en saf ve en doğal iksiri ortaya çıkararak her türlü hastalık ve tehditle baş etmek için kendini nasıl kullanacağını bilir. Enerji bedene hayat verir.

2. Titreşim tıbbında, sıkıntılı enerjiler hastadır. Atalarınıza yabancı olan bir stres, kirlilik ve bilgi dünyasına uyum sağlamaya teşebbüs eden enerji sistemleri kusurlu uzlaşma yollarına boyun eğip tam anlamıyla iyileşmek için yeniden biçimlenmeye ihtiyaç duyarak yollarını kaybederler. Titreşim  tıbbı, bu yeniden biçimlenme sürecini mümkün kılar. Enerji iyileştirir ve enerji sistemleri iyileşir.(1)(4).

Bedenin, ruhun ona dört bir yandan yağdığını, aktığını, dolduğunu ve ışıldadığını düşünmesine izin verin. - PLOTINUS

Kaynaklar:

1.     1.Gerber Richard, Gizli Enerji Terapileri, Dharma Yayınları,2008

2.    2.Becker Robert O., Selden Gary, The Body Electric, Harper, 1985

3.     3.Lipton Bruce H., İnancın Biyolojisi, Kuraldışı Yayınevi, 2012

4.     4.Popp, Fritz- Albert, Biophotonen- Neue Horizonte in der Medizin, Haug Verlag ,2006

Aşk Olsun !

Zihnin geçici çıldırmış hali!
Aşk insanın hiçbir şey yapmadığı, kendiliğinden olan, çok aktif bir görme bozukluğudur. Aşık olduğunuz biriyle evlenin ama aşık olduğunuz zaman evlenmeyin. İlk âşık olduğunuzda bir daha olmam gibi düşünürsünüz. Ama olma ihtimaliniz vardır. O aşk bittiğinde çok keskin bir bilgi öğrenirsiniz. O da bir aşkın bitirilebileceğidir(1).

Akıl, aşk halinde kendine karşı savaşır. Aklın bedene, bedenin akla söz geçiremediği aşk hâli yorucudur. Aşk hâli bu yüzden geçici olmak zorundadır, bu yüzden yerini yeniden akla ve kalbe terk etmek durumundadır(2).  Aksi taktirde insan tükenir ve kalıcılık durumunda insan gerçekten delirir.

Aşk, kimyasal bir tepkime olup insanların hormonlar tarafından yönetildiği komplike bir süreçtir:

1.    Dopamin beynin zevk alma hormonudur. Kumar, sigara ve uyuşturucu bağımlılığında rol oynadığı gibi aşkta da hissettiğiniz duygulardan sorumlu olan hormon dopamindir. Aşık olan çiftlerin mutlu ve enerjik olması çok miktarda salgılanan dopamin hormonunun eseridir. Dopamin hormonu aşk kimyasalı olarak da bilinir. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi aşk duygusuyla doğrudan bağlantılı olan bu hormon yüksek miktarlarda salgılandığında aynı zamanda noradrenalin denilen ve dikkati, kısa süreli hafızayı, hiperaktiviteyi, uykusuzluğu ve hedef amaçlı davranışları da tetikler.

2.    Aşık olunca; dokunmak, öpmek ve sarılmak çok daha anlam kazanır. Oksitosin hormonu, aşık olunca devreye giren bir diğer güçlü hormondur. Vücudumuzda birçok tepkimeye yol açan bu kimyasal, çiftleri sakinleştirerek onları birbirine bağlar. Haliyle dokunma, öpme gibi eylemler daha fazla önem arz eder. Ayrıca cinsel dürtüleri de harekete geçiren oksitosin, partnerler arasındaki çekim gücünü arttırır. Oksitosin hormonunun yarattığı etkiler bununla da sınırlı değil. İlişkileri sağlamlaştırırken stresi azaltır. Sosyal yetenekleri geliştirirken, koruyucu güdüleri tetikler. Oksitosin, şefkatten ve hoş görüden sorumludur. Haliyle karşısındakine çabuk inanan ve güvenen empatik bir ruh halini de beraberinde getirir.

3.      Aşık olan herkes bilir ki, eğer karşınızda sevdiğiniz kişi varsa ya diliniz tutulur konuşamazsınız ya da diliniz dolaşır ne dediğinizi bazen siz bile anlamazsınız. Tüm bu tepkileri vermenizin sebebi ise diğer bir aşk iksiri olan nöroepinefrindir.  Aslında bir stres hormonu olan nöroepinefrin aynı zamanda sevdiğiniz kişiyi gördüğünüzde hissettiğiniz sıcaklık ve heyecanın da nedenidir.

Aşk deliliğe yaklaştığı ölçüde ilgimizi çeker, sıradan aşklarla değil; çalkantılı, çatışmalı aşklarla daha çok ilgileniriz. Herkes çılgınca âşık olmak ister, çünkü aşk ne kadar şiddetliyse verdiği haz duygusu da o kadar yoğundur. Ama sonsuz hazla yaşamak mümkün değildir(3). Aşkın bir özelliği, bir gün biteceği bilindiği hâlde hiç bitmeyecekmiş gibi başlamasıdır. Oysa her aşk biter, bunu biliriz; ama nasıl ve ne zaman biteceğini bilemeyiz, bitmesini bekleyerek de yaşamayız. Aşk zaman içinde evrilir, solar, başka duygulara yerini bırakır ya da biter.

Ünlü Shakespeare karakteri Romeo'ya balkon serenadında; "Gökteki yıldızlar sanki gözlerinde. Yıldızı söndürür yanağının üzerinde ürperen şu parıltı. Güneşin kandili söndürüşü gibi tıpkı" gibi bir cümle kurdurmuştur. Böyle bir cümle kurabilen birisi ya kaçıktır ya da aşkından kafayı sıyırmıştır.

Yani , Amantes sunt amentes: Âşıklar delidir!


Kaynaklar:

1. Özer,G., Herkes kendi hayatının kahramanı, Ok Yayınevi,2017 2. Özer , G. İnsan Halleri, OK Yayınevi, 2018 3.Tunç, A. Aşk Deliliktir ya da Yazı tura, Can Yayınları,2017

Beden Zihin ve Ruh

Beden

Beden gözle görülür maddesel yapı dışında ortalama %70 sudan oluşur. Esasında her konuda mükemmel çalışan, kendi sistemleri içinde son derece uyumlu ve girifttik bir yapıya sahip olan vücut, tamamen bağımsız çalışmaz. Görevlerini yerine getirirken dış etkenler ile geribildirim sistemlerine sahiptir. Örneğin hava soğuduğunda, kıyafetlerimiz yeterince vücut ısısını stabil tutmazsa, cildimiz ürperir. Bu da cilt üstündeki ince kılların harekete geçerek ‘tüylerin diken diken’ olmasını sağlar. Bu şekilde cildin üst tabakasında kıllar irkilip gevşedikçe hareketle ısınma hedeflenir. 

Tüm canlıların temel taşı hücredir. Hepsinin yapısı ve stratejisi aynıdır. Hayatta kalmak ve soyunu devam ettirmek. Bunun için havaya, suya ve besinlere ihtiyaç duyar. Beden, ruhun dış dünyayla kurduğu bir bağdır ve bunu zihin aracılığı ile gerçekleştirir.

Zihin

 Zihinde tüm hayatta kalma programları kayıtlıdır. Bir başka deyimle, beden,  çevresindeki ve gözle görülemeyen elektromanyetik alanı ile bağlantılıdır. Yaşadığımız her şey bu alanda kayıtlıdır. Bu elektromanyetik alanı zihin olarak tarif edebiliriz.   

Zihin beyin değildir. Zihin, kişinin elektromanyetik alanında tutulan ışık fotonlarıdır. Fotonlar beden ve beyin tarafından deşifre edilir. Beyin ise kafatasının içindeki gri maddedir. Bilgisayarın merkezi işlem ünitesi (CPU)  ile aynı görevi yapar.

Zihnin dört katmanı vardır. Bilinçdışı, Bilinçaltı, bilinç, süper bilinç (yüksek ben). İnsanlık ailesinin ortak kullanım alanı kolektif bilinçdışı ve süper bilinçtir. Bilinçaltı ve bilinç bireyseldir.

Bilincin ve bilinçaltının uzmanlık alanları/ yaşam deneyimlerini kaydetme yöntemleri farklıdır.

Bilinç

Bilinçaltı

 

Özgür iradeli

Amaç belirler

Sonuç değerlendirir

Soyut düşünür

 

Otomatik çalışır

(alışkanlıkları tekrar eder)

Bedenin düzenini sağlar

(Motor fonksiyonlarını, kalp atışlarını, sindirimi, vs.)

Somut düşünür (5 yaşındaki çocuk gibi)

 

Zaman sınırlıdır

Geçmiş ve gelecek

Zamandan bağımsızdır

Şimdiki zaman ( en eski anıların duyguları bile, ilk programın şimdisine göre çalışır)

Sınırlı işleme kapasitesi

Kısa süreli bellek (20 saniye)

5-9 veriyi aynı anda değerlendirebilir.

Saniyede 2000 bit bilgi alır ama sadece 40 bit değerlendirebilir

Geniş işleme kapasitesi

Uzun süreli hafıza (geçmiş deneyimler, tutumlar, değerler, inançlar)

Binlerce veriyi aynı anda değerlendirebilir.

Saniyede 4 milyar bit bilgiyi alır ve depolar

 

 

Zihin sürekli bilgi ile beslenir ve kayıtlar yapar. Bu alanda deneyimler, kararlar, inançlar, düşünceler ve planlar enerjik olarak kaydedilir. Örneğin alınan kararlar, daha önceki deneyimler doğrultusunda değerlendirilir ve eyleme geçilir.   

Asıl olan hayatta kalmak ise, hayati programlar otomatik olarak çalışmaktadır. Bedenin besin ihtiyacı varken ruhun ihtiyaçları geri plana atılır. Örneğin, karnı aç olan kişinin önceliği yemektir,  oturup güneşin batışının keyfini çıkartarak seyredemez. Bedenin ihtiyaçları karşılandığı zaman ondan sonra ruhun ihtiyaçları devreye girer. Bu durum ABD'li psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında ihtiyaçlar hiyerarşisi olarak tanımlanmıştır.

“ Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçlar'ı tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.

Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir.

1.  Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)

2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Maslow'a göre birey için o an baskın olan gereksinimler hangi kategoriye ait gereksinimler ise, diğer deyişle günlük etkinlikleri ağırlıklı olarak hangi gereksinimleri doyurmaya yöneliyorsa, kişilik gelişmişlik düzeyi de onun istencinden ya da seçiminden bağımsız olarak bu gereksinim kategorisine karşılık gelen düzeyde bulunacaktır.

Belirli bir kategorideki gereksinimler tam olarak karşılanmadan kişi bir üst düzeydeki kategorinin gereksinimlerini algılamaz, böyle gereksinimleri yoktur. Örnek olarak günlük olarak karnını doyurabilen fakat güvenlik içinde bulunmayan, kendini sürekli olarak olası bir tehdit altında algılayan bir insanın, dünya görüşünü geliştirmek için kitap okumak gibi bir gereksinimi yoktur.’’

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow teorisi)

Ruh

Ruh, tezahürün saf enerji halidir. Esastır ve özdür. Ruhun temel amacı saf sevgiye ulaşmaktır.  Dünyanın neresine gidilirse gidilsin insanların hepsinin esas hedefi tekamülü gereğince sevgiye ulaşmaktır. Müslümanın, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, Hindu’nun ve hatta ateistlerin bile yaptığı ibadet şekli farklıda olsa hepsinin amacı büyük sevgi kaynağına ulaşmaya çalışmaktır.

 

Sevgi ihtiyacı ilk yıllarda fiziksel olarak doğumla ayrıldığı anne tarafından karşılanır. Baba ve yakın çevre tarafından da desteklenir. Bu arada farklı enerji boyutu olan korkuyu da öğrenmeye başlar. Ancak insanın öğrenebildiği etrafındaki kişilerin duygularını göstermesine bağlı olarak değişir. Eğer anne baba bu konuda deneyimli ise ve yeterli sevgiyi bulup ruhsal olarak doyumlu bir çocuk olabilirken, deneyimsizlerse sevgi açlığı çekecektir. Bu şekilde ruh yeterince beslenemediği için gelişemeyecek ve sonraki yıllarda bu konuda büyük zorluklar çekecektir. Ruhun sevgiye yaklaşmaktan başka ‘deneyim görevleri’ varsa, çekim yasası doğrultusunda kendine seçtiği ve tekamülündeki ödevleri yerine getirmek için bu gereksinimi yerine getirmek için hizmet eden insanlar ve olaylar ile karşılaşacaktır.

Uzakdoğu felsefelerine göre her şey zıttı ile var olabilir. Örneğin, sevgiyi deneyimlemek için, sevgisizliğinde ne olduğunu ve nasıl hissettirdiğini öğrenmek gerekmektedir.

Zihnin bilinçaltı referans gösterir. Örneğin, insan hastalandığında etrafındaki kişilerin ilgisini üzerine çektiğini fark eden sevgisiz büyüyen bir çocuk sonraki yıllarda ilgi ve sevgi açlığı hissettiğinde kendini hastalandırabilmekte ve etrafındaki kişilerin ona ilgi ve sevgisini göstermesini bekleyebilir. Karşılaşılan  durumlar karşısında zihin önce tanıdık olup olmadığına ve benzer kayıt var mı diye bakar. Yoksa bilinçaltına müracaat eder.  Bilinçaltı da bu konudaki oluşmuş kaydı zihne sunar.

Ruhun esas hedefinin sevgi olduğu düşünüldüğünde, başarılı olduğunda pohpohlanan ve sevilen çocuk hayatı boyunca başarı odaklı olarak çalışacak ve başarılarını ön plana çıkartarak çevresindeki insanlardan ilgi sevgi almaya çalışacaktır. Başarısızlığa tahammül etmeyecektir. Yetersiz beslenme bedenin işlevlerini etkilediği gibi ruhunda  yetersiz beslenmesi dengesini bozar ve hedefinden uzaklaştırır. Yediğimiz yiyeceklerin vücudumuz için tam olarak verimli olabilmesi iyi bir sindirimden geçmesi gerektiği gibi ruhunda duyguları sindirmesi gerekmektedir.

Ruh kendini ifade etmek için bedeni kullanır. Konuşma dili budur. Ruhun kendine görev edindiği ve hali hazırda mevcut olan duygular bedenin tüm sistemlerini etkiler. Bedenin her hücresi biri birinden biyofotonik bilgi alış verişi ve propiyoreseptif haberleşme yolları üzerinden haberdardır. Yapılan araştırmalar her duygu kalıbının farklı organları ve vücut sistemlerini etkilediğini göstermektedir. Örneğin bel kaslarında sürekli sorunu olan kişiler ağır sorumluluklar yüklendiğini düşünen kişilerdir. Kızgınlık ise karaciğer bağlantılı olabilir.  Aşkı, nefreti ve sevgisizliği insanlar kalplerinde taşırlar. Bu aşırı duygular kalp ritmini etkileyebilir. Kaygı ve stres duyulduğunda kalp ritmi arttığı gibi daha fazla kan pompalanır ve hipertansiyon riski oluşabilir. Derin üzüntülerin ve yas durumunun fiziksel evi akciğerlerdir. Böbrekler enerjetik olarak korkuları taşır. Enuresis ( yatak ıslatma) sorunu yaşayan çocuklarda doktorlar, akıl ederlerse çocuğun korku duygusunu sorgularlar.

Psiko Kinezyoloji uzmanı ve hocası olan Dr. Klinghardt,  organ-duygu bağlantılarını  topografik olarak haritalandırılmıştır ve hastalanan organın duygu ifadesinden yola çıkarak enerjetik anlamda şifalanmaya destek olabilecek çözümleme metodu ile bir çok hastaya yardımcı olabilmiştir.

Bugün konvansiyonel tıbbında kabul ettiği gibi hastalıkların temel sebebi bizim duygu ve düşüncelerdir. Tekamülü gereğince insan çalışmak istediği duyguyu ve buna bağlı eylemleri bilinç altından bilince kaydırırsa, konu artık işlenmiş olur ve insan görevini yerine getirmiştir. Artık bu duyguya ihtiyaç duymaz ve şifalana bilir. Konu kapanmıştır. Aksi taktirde konu daha şiddetli bir şekilde sinyal verebilir ve hastalık kötüleşebilir veya tüm bedeni kapsayabilir.  Acaba kanser oluşumunda bu gelişim bir rol oynamakta mıdır?

 

Özellikle çocukluk döneminde duyguların yeterince doyurulması ve anlamlandırılması çok önemlidir. Öğrenme döneminde duygular tanınmadan yaşanan birçok olaya verilen anlamlar yıllar boyunca bizimle beraber yaşmaktadır. Özellikle sevgi duygusunun yeterince alınamaması yıllar boyu bu duygu peşinde koşulmasına neden olmaktadır.

Unutulmaması gerekir ki, çocuk sevgiyi alma konusunda kendini geliştirmeye çalışırken mevcut durumu göre davranır. Alabileceği maksimum sevgiyi alabilmek için birçok yöntem dener ve sevgiyi aldığı en iyi yöntemi kodlayarak hayatı boyunca kullanır. Örneğin; çocukluğunda sevgi alamayan çocuk hastalandığında sevgiyi almışsa sevgi açlığı hissettiğinde yıllar boyu bu şekilde davranacaktır. Çıkış yolu bulamadığında kendini hastalandırıp ilgi ve sevgi bekleyecektir. Bazen de sevgi için toplumda etik olmayan şeyleri yapacak. Normalde yanında olmayacağı bir kişiye olmayacak birçok taviz verecektir. Bu tavizler sonucunda yeterli sevgiyi alamadığını düşündüğünde ise büyük travmalar yaşayacaktır. Belki, duygularına hitap eden bir kişinin kölesi olup ona bağımlı olacaktır. Kişi ona fiziksel şiddet uygulasa veya aşağılasa bile birkaç gram sevgi için onun yanından  ayrılamayacaktır.

Sevgisizliğe eşlik eden değersizlik duygusudur. Kendini değersiz  hisseden birisi kendini iyi şeylere layık göremez. Diğer kişilerin yanında kendisine bir çukur kazıp onlardan aşağı seviyede dururken diğer insanlara hep alttan bakar. Doğal olarak ta o çukurda olduğu sürece diğer insanlar ondan hep yukarıda olacaktır. Her durumda 1-0 yenik başlarlar. O çukuru kazanın kendisi olduğunun farkında olmadan hep birilerinin onu kurtarmasını bekler. Kurban rolünü üstlenir.

Ruhun büyümesi, öğrenmesi ve farkındalığı ile ilgilidir. Bu farkındalığı gerçekleştirmek için muhtelif teknikler mevcuttur. Tarafımdan önerilen ise, Dr. Klinghardt metoduna dayanan Psiko Kinezyoloji ekolüdür. Bir doktor hekimlik mesleğinde ruh- zihin- beden bağlantısını hiçe sayarsa, sadece hastalıkların semptomlarını baskılamakla uğraşır durur. Hem hekimliğinde tatminsiz olduğu gibi gerçekten de şifaya aracı olma şansını yitirmiş olur.

Ruh-zihin- beden bağlantısı mevcuttur ve göz ardı edilmemelidir!

Doktorlara son sözüm:

Sevgili Meslektaşlarım, kutsal mesleğinizi hastalarınızın şifalanmasını hedefleyerek kullanmanın zamanı gelmedi mi? Semptom baskılamak hekimlik değildir, hastalığı geçiştirmektir. Lütfen ruh- zihin- beden bağlantısını hiçe saymayın. Öğrenmek için bir çok kaynak mevcut. Araştırması sizlere düşer. Mesleğinizde daha mutlu olmak ve hastalarınıza gerçekten yardımcı olmak istiyorsanız, artık gelişmenin ve değişmenin zamanı gelmedi mi?

Kaynaklar:

1.        Call Dr.Susan L. Levy/ Carol Lehr, Your Body Can Talk ( Vücudun Gizli Mesajları). Prestij Yayınları, 2005

2.        Dr. Alan Beardall, Differentiating The Muscles of the Low Back and Abdomen, Selected Papers of the İnternational College of Aplied Kinesiology, 1980

3.        Dr. John Diamond, Your Body Doesn’t  Lie, Warner Books, 1979

4.        Richard Gordon, Kuantum Dokunuş, Ovvo Yayın,2002

5.        Dr. İsa Grüber, Praxisbuch Kinesiologie, Goldmann Verlag 2007

6.        Jane-Thurnell-Read, Energetisch Kompatibel?, Vak Verlags GmbH, 2005

7.        Pierre Franckh, Das Gesetz der Resonanz, KOHA Verlag 2009

8.        Dr. Friedrich Klinghardt, Lehrbuch der Psycho- Kinesiologie, İNK Verlag 2008

9.       Zhi Gang Sha, Ruh Zihin Beden Şifası, Klan Yayınları, 2014

Affetmek Üzerine


‘‘Affedemeyen insan, mutlaka geçmek zorunda olduğu bir köprüyü kendi elleriyle yıkmış demektir.”

George Herbert

“Zayıf kişiler affedemez, affetmek güçlü olanların bir özelliğidir.”

 Mahatma Gandhi

 

Affetmek, kısıtlayıcı inançlardan ve davranışlardan bizleri kurtaran gerçek bir mucizevi yöntemdir.   
Affettiğimiz zaman, geçmiş zincirlerimizden kurtulduğumuzu ve gerçek potansiyelimizin farkına vardığımızı görürüz. ''Affetmek'' isimli bu basit yöntemi kullandığımız zaman zihinsel ve duygusal enerjimizin üstündeki yükün kolayca atıldığına şahit oluruz.. Nihayetinde daha iyi bir yaşamın kapıları ardına kadar açıldığını fark ederiz. 

 

Affetmenin mucizevi sonuçlarından biri de, en pratik ve acil hedeflerimize ulaşmakta bize yardımcı olur. Belki daha iyi bir işe sahip olmak, daha fazla para kazanmak, daha iyi ilişkiler kurmak veya daha iyi bir yerde yaşamak istiyoruz. Affetmek olgusu, bütün bunları başarmamızda en iyi aracılardan biri olacaktır.

Eğer affetmemişsek, bir parçamız her zaman dargınlığın, öfkenin, acının veya bir çeşit ıstırabın tutsağı olur. Bu tutsaklık durumu, yaşamımızda kısıtlayıcı bir rol üstlenir. Öyle ki, bu durum tıpkı hayat boyu frenleri kısmen basılı bir bisikleti sürmeye çalışmak gibidir. Bizi yavaşlatır, hayal kırıklığına uğratır ve ilerlememizi engeller. Affetmek özgürleşmektir.

Affetmeyi öğrenmek bize yardım eder, zarar vermez. Affetmeyi öğrendikçe, içimizde egemen olan yeteneklerimiz ortaya çıkacak ve kendimizi daha önce hiç olmadığınız kadar güçlü, becerikli bir kişi olarak tekrardan keşfederiz. Böylelikle hayat, daha pürüzsüz akış ile daha keyifli ve eğlenceli olacaktır.

Bir başkasının bize karşı hakaret veya hatasının yol açtığı acı ve öfkeden kendimizi uzaklaştırmak pek kolay değildir. Ancak affetmeyi öğrenmenin başta kolay olmadığını düşünsek de aslında tekniğini kavradığımızda hiç de tahmin edildiği gibi zor olmayacaktır.

 

Afettmeyi öğrenmenin aşamaları:

1.       Öncelikle her şeyi olduğu gibi kabul etmek gerek. Evet, size bir haksızlık yapıldı ve mağdursunuz. Gururunuz incindi ve kendinizi hiçte iyi hissetmiyorsunuz. Sizi haksızlığa uğratan kişi size duygusal anlamda ne kadar yakınsa, canınız o kadar çok yandı. Peki, bu duyguyu esasen siz seçmediniz mi? Gelişen olaylara anlam veren sizsiniz. Kasıtlı veya kasıtsız yapılan bir haksızlığa uğradınız; esasen hepsi bu. Burada sizin seçtiğiniz duygu hangisi? Öfke? Üzüntü?  Hayal kırıklığı?  Özür mü bekliyorsunuz?  Esasen duygular ikiye ayrılır. Olumlu ve olumsuz duygular. Yani, iyi ve kötü duygular. Olumsuz duyguyu olumluya çevirmek için ne gereklidir? İşte birkaç ipucu:

·         Empati oluşturmak: sizi haksızlığa uğratan kişi yaptığının farkında mı? Değil ise, kendinizi nasıl hissettiğinizi ona nasıl anlatırdınız. Bunu bir senaryo gibi gözlerinizi kapatarak içinizde canlandırın. Şayet kasıtlı bir incinme söz konusu ise, bu kişinin ne hissederek bu şekilde davrandığını düşünün ve bu durumda bu kişiye ne söylemek isterdiniz hayal edin.

·         Yaşadığınız bu olaydan kendinize nasıl bir ders çıkarabilirsiniz? Hiç bir şey boşuna gelişmez. Genelde karşılaştığımız her insan esasen bizim öğrenmemiz için bir fırsattır. Durumu bu şekilde yorumlarsak, esasen bizi haksızlığa uğratan kişiye teşekkür etmemiz gerekmez mi? Çünkü onun sayesinde biz bir deneyim yapıp öğreniyoruz. Başımıza gelen her şeyi iyi veya kötü diye kategorize etmez, öğrenmek için bir fırsat olarak görürsek, o zaman bakış açımız değişmiş olur. Kilit sorular şunlardır: yaşadığım bu olayın esas mesajı nedir? Ben kendimi geliştirmem için neyi öğrenme fırsatına sahibim? Bana haksızlık yapan kişi acaba bana ayna mı tutmak istedi? Bende var olan bir duyguya mı değinmiş oldu? Duygularımın farkına varmak için ve sinirlenmeden tepki vermem için bir fırsatı mı yakaladım? Alınganlığımı ve kızgınlığımı gidermem için bana ne gerekli? Beni haksızlığa uğratan kişi esasen iyi bir insan mı? Yoksa kötü bir insan olduğu için mi bana bu şekilde davrandı. Bu olaydan sonra o kişi kendisini nasıl hissediyordur?

·         Yaşanılan olay hiç yaşanmamış olsa, kendinizi nasıl hissederdiniz? Hayatta her şey olumlu gelişmez. Önemli olan bizim olaylara verdiğimiz tepkidir. ‘ Olumsuz duygularımın farkındayım. Kendimi seviyorum ve sayıyorum, Tüm gelişmelerin bir anlamı olduğuna inanıyorum, dersimi alıp yoluma devam etmeyi seçiyorum. Bu şekilde özgürleşmek beni huzurlu hissettiriyor’ Bu cümleleri sesli ifade ederek ne hissettiğinize dikkat edin.

2.       MFT ( Mental Field Therapy ) hocası olan psikoterapist Dr. Callahan affetmenin bilinçaltının yeni kodlanması ile mümkün olduğunu ifade eder. Bu teknik aşağıdaki adımlarla gerçekleşebilir. Kendinizi yeni bir öğretiye açmak ister misiniz?

Bilinçaltının olumlu, faydalı ifadelerle kodlanması zannedilenin tersine esasen çok kolay. Hastalarıma bu tekniği uyguladığımda,  değişim çok hızlı ve etkili gerçekleşmektedir. Uygulama 21 günlüktür. Sabah uyanır uyanmaz ve akşam uyumadan önce yapılması önerilir.

Lütfen okuyunuz:

Elimden gelenin en iyisini yapmaya hazırım.

Eminim ki, ben, ….. ‘yi affetmeyi başarıyorum.  Affetmek beni özgürleştiriyor.

Şu an dikkatimi, enerjimi ve gayretimi bu konuya odakladım.

Kararlıyım ve kendime güvenim tam.

Alacağım neticenin sorumluluğunu her şekilde üstleniyorum.

Hayatımdaki yeni odaklar: huzur, güven, bolluk bereket, bol kazanç, başarı ve tamamen sağlık.

Bu odakları ben seçtim. Odaklarımı onaylıyor, kabul ediyor ve içselleştiriyorum.

Deneyimlemem gereken her ne ise kendimi bu enerji alanına açıyorum ve akış içindeyim.

Yaşadığım her şeyden öğreniyorum ve kendi yoluma devam ediyorum. Her şey olması gerektiği gibi.

Mutlu, sağlıklı, başarılı, güven ve huzur içinde olmayı hak ediyor ve onaylıyorum.

Ve böyle ola ve böyle ola ve böyle ola (3 tekrar).

 

Okuma esnasında vücudun aşağıdaki iki enerji meridyenlerine vuruşlar yapılmalıdır. Bilinçaltına kayıtlar bu şekilde gerçekleşir ve kalıcı olur. Vuruş temposu ¾ vals taktında olmalıdır. Vuruşlar her iki ele uygulanır. Yukarıdaki metin dört kez okunur ve birinci şemadaki alanlara vuruş uygulanır. Ardından metin tekrar dört kez okunur ve ikinci şemadaki meridyen çizgisine vuruşlar uygulanır. 

Açıklama: C:\Users\AMİLO\Pictures\MFT Punkte\Kalın Barsak 4.JPG

 

 

 

               

Bu çalışma protokolü sadece affetmek konusunda etkili değildir. Her türlü olumlama bu şekilde çalışılabilinir. Olumsuz bir ifade kullanmamaya dikkat edilmelidir. İfadelerde şimdiki zamanı tercih etmeliyiz.  

Unutmayın:  

“Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz bir kişiyi affetmeliyiz. Bunu hak ettikleri için değil, bu haksızlıklara karşılık vermeye devam etmeyecek kadar kendimizi sevdiğimiz için.”

 Miguel Ruiz

 

Kaynaklar:

1.       Hallowell, Edward M. Affetmek üzerine, Dharma Yayınları,  2005

2.       Martin, William F., affetmenin 4 Adımı, Global Foregiveness Academy, 2017

3.       Call Dr. Susan L. Levy / Carol Lehr, Your Body Can Talk ( Vücudun Gizli Mesajları). Prestij Yayınları, 2005

4.       Dr. Alan Beardall, Differentiating The Muscles of the Low Back and Abdomen, Selected Papers of the İnternational College of Aplied Kinesiology, 1980

5.       Dr. John Diamond, Your Body Doesn’t  Lie, Warner Books, 1979

6.       Richard Gordon, Kuantum Dokunuş, Ovvo Yayın,2002

7.       Dr. İsa Grüber, Praxisbuch Kinesiologie, Goldmann Verlag 2007

8.       Jane-Thurnell-Read, Energetisch Kompatibel?, Vak Verlags GmbH, 2005

9.       Pierre Franckh, Das Gesetz der Resonanz, KOHA Verlag 2009

10.   Dr. Friedrich Klinghardt, Lehrbuch der Psycho- Kinesiologie, İNK Verlag 2008

 

E-Bülten

Kaydolun, yeniliklerden ilk önce haberdar olun!

Bilgilendirme: Sitemizde sözü geçen her türlü cihaz ve yöntemlerin kullanılması halinde hiçbir tedavi vaadinde bulunulmadığını belirtmek isteriz. Kullanılan tıbbi, kinezyolojik, radyestetik ve elektriksel ölçüm yöntemleri bilim ve geleneksel tıp tarafından henüz kabul edilmemektedir. Bu nedenle etkinliği herkes tarafından sınırsız bir şekilde anlaşılamamaktadır. Garanti talepleri mahfuzdur.

Üye Ol/Giriş Yap